kelimeler
Pazar, Hazirane 14, 2009 · Kategori: mustafa cakiroglu
kelimeler ucuzdur
albert camus 'YABANCI' olmasaydı?
2003-06-27
albert camus ne düşünür diye düşünmemek düşünülemez! <>
GÜZEL ŞEYLER OLACAK!
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
kelimeler ucuzdur
albert camus 'YABANCI' olmasaydı?
2003-06-27
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
İÇİMDE İNTİHAR KOMANDOLARI _cemre'nin göğsündeki kan dolu hokkaya batırıp dilimle yazdığımdır..._ atlas olsun ipek olsun ne giymişsem ben iğirmişimdir bu böyledir, bilirim perdeler! içimi dışa bük
yoktun, varoldun varlığın varlığıma aşikar oldu uzak dağ tepeleri gibi
sabahları uzun uzun baktığım çay içerken içimden geçirdiğim kuş fakiri
bir
gökyüzüne olan dualarım ve çipil çipil bir yağmur balkonda gün boyu
kahve
içip "uzak yakınlıkları" kurgulamak oysa yapacak işler birikir odada
birikir zaman üstüste yığılır "an"lar birikir kırgınlıklar kahkahalar
duvarları yalar yalınızlığın saklanmasıdır hayatıma giren nadir
insanlar
vardır gelip giderler aradabir oysa hiç bir şey olmaz onlar gelip
gittiklerinde evet hiç bir şey olmaz gelip giderler herkesin hayatı
biraz
böyledir akşam yemeğine roka haşlarız uykularımız delik deşik
çarşafımız
bakir hayatlar ülkesinin haritasıdır nice rüyalar gördüğümüz
yittiğimiz
yitirdiğimiz kaçışlarımız yüzümüzü sakladığımız "duvar"lar okuyup
okuyup
sustuk bize bunu öğretti kitaplar arada bir fısıltı aradabir coşkulu
meleksi tebessüm ılık ılık ikindiyi akşama bağladık kollarımızdan akan
yılgın1 enerjiyle fakir bir kalbimiz vardı her şeyden önce yuduk
yıkadık
en güzel yüze yusuf sursine açtık kapımızı aydınlandı sokak aydınlandı
içinden çıkamadığımız "kuyular" çıktık veunuttuk çıkışı unuttuk
züleyhayı
unuttuk en insan yanımızdı unutmak ve unuttuk ve yanlış hatırladık
isimleri
isimler bizi bize hatırlatacak içimizdeki mikrofundu yorulduk
aramaktan
susadık cemreler düşmez ne havaya ne toprağa nede suya cemreler
uzaklara
düştü uzaklara yürüyecek takatimiz kaldımı rabbim, uzaklar bir yağmur
gibi
serildi önümüze uzandık ve ıslandık cemreler düştü kalbimize doğru
toprakla
buluştu tohum var git varlığın selamette olsun! cemreler hep ama hep
kalbimize düşsün! karıncaların ağlaması gibi ağlıyorum
iyiliğinde hepsi bende kötülüğünde, iyiden de kötüden de kaçmam,
kaçmam ben
kendimden, yabancılaşamam kendime, toprağa yabancılaşamam
bir dikenle yaralansam ben dikmişimdir onu
perdeler!
perdeler!
cemre, çek perdeleri, akşam oldu!
bir perde ol şimdi bana
bir karınca gibi ağla
ne yakın ne uzağım
içimin gökyüzünde yeraltında bir deprem yarat
dışımı yokuşa sür
perdeleri çek, cemre;
hakkında bilgi sahibi olmadığın şeyi allahtan isteme!
<İÇİMDE İNTİHAR KOMANDOLARI,
PERDELERİN ÇEKİLMESİNİ BEKLER!>
__Bakireliğin hafife alındığı çağlara lanet olsun !__
çekirge karnı gibi sapsarı kesildim
sufi’yim bir vav çektim önüme
-büründüm örtülere
sakalım ilmek atar göğ(s)ünün ucuna
-göğsün ki; çatlamış nar dalında
…………….kanayıverecek……………..
ruhumun dudakları
-dupduru göletlere bandığında
boynumdaki kör düğümler
aklımla kalbimi söyleştirirler
çözülmüş düğmeler ardında...
inanmıyorum artık bakireliğinize
büyüsü örselenmiş- sırrı kurcalanmış
……………………….hatunlar........
dupduru göletlerin suskunluğu
sinmiş uykularıma
korkuyorum annesiz kalacak
……………………….çocuklar……………………….
(Cibril’im Aleyna’m)
başkasının derinlikleriyle oynama! *
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

zengin, zeki ve sessiz
yürüyüşü ne yapacağını bilen bir adam
ve onun rakamları vardır;
ve o öper
ve hep muhaliftir
üçün karesi artı dördün karesi;
sigara görünüşlü
sızlayan yerlerini cümlelerin devrik
rakamları toplamı,
onu sevmeyenleri
on üç, on üç,
o sever
o hep yürür,
o hayırda hayır vardır der
o bilir
muğlak ve muammanın transparan ablukasında
krem şanti beyazlığı var izahlarında
inadına erkenci
iki bin yirmi dokuz,
hırçın ve düşünceli
evet,
bütün coğrafyalarını tenlerin
beşin karesi artı (üç çarpı dört) ün karesi,
beş,
belki de
az ve hiç beklenmedik zamanlarda konuşur
ama gariptir hiç muhatabı yoktur
44 yaşında,
44 numara ayakkabı giyer
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Hafif bulantı/ elektrik çağrışımlar/ üzerinden ay fışkıran kadın/ korsan bir kitapta asla olmayacak ceviz yeşili histeriğinde, leylek havalanışının raksında, belki bir sufi müziğinde, sülükte, erbainde son zeytin tanesinin beyne yürümesi; bir suyun ayaklarına yürüdüğü gibi; dalgın... Sarı tüy çekilince ırmaktan bir ceylan boğulur belki içimde; bir kuş havalanır daldan zamansız da olsa. Damlar kanın sevdana bir yaranın yeniden kanatılması mı? Beyin koridorunun kısa olduğu yürümelerin duygusal eyliminde kıpraşık/ epice kıpraşık/ solgun bir ses gibi karşılamak o uslanmazı. Sonra atlamak bir uçurumun terliğinden; ayakkabı bağcığını bağlamayan çocuklar gibi takılıp kalmak haziranın kıyısında bir ravel akşamı "bıkmak" ölmekten; kesip atmak eski güz günlerini; yakışmaz... Tırpan taşıyan bir elle geçiyorsun sokağımdan; dallarımı sakınıyorum; sen sadece geçtiğini söylüyorsun. Bir kıvılcım unutup "1" olduğunu; karıştırıyorsa zihnini; bulanır elbet su... Elbet susarım. Bağdaş kurmuş oturuyorsan kalbimin kadehinde; şarap olmak bana düşer; kalbimin rengini şarabın renginden ayırmak sana düşer. Bir kalb kırılır üzümde, bir şarap yıllanır ceylanın boynuzunda... Cüzzamlı sözlerle değiyorum kulağına; eğilip döküyorsun yere. Toplayıp gidiyorum tıp tarihine. Aynaz huzurunu tatmayan bir cengi öğrenemez "kurumayı". Ebced ilminden yanaştım sahillerine, tuz yakıcılığından bulaştın dilimin altına. Belce'de konaklayan nefs akıyor enseme doğru. Huzur diyorum firar edip içimden... Deh deyip aklımın eşeğine yol alıyorum hurç misali göğsünde.. Destur deyip bulandırıyorum aşkı... Yağmur çiseliyor kırda susuz bir ceylanı sular gibi... Yineliyorum mürdim;
"müridi him ve tıb veştah ve ganni
ve if' al ma teşafe'l-ismi ali"
(müridim hoş ol
aşka düş
aşkın sözlerini söyle
şarkısını çağır
dilediğini yap
benim adım yücedir)
güzel şeyler olacak!

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Deruni soruları durgunlaştırıyor
Yorumsuz zaman kırıntıları
Yarım bardak su güzelliğinde
Bulutlar inkar ediyor
Rüzgarı koynuna aldığını
Artık rüzgarlar alçaktan esiyor
Harflerse ıslanmış rüzgara inat
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
güzel şeyler olacak!
Merhaba efendim,
Köklere inmenin adı dinginliktir. Yani yaşama dönüş. Bu sonsuzluktur. Sonsuzluğu bilmek aydınlanmaktır. Sonsuzluğu bilmeyen ziyandadır. Sonsuzluk bir bakıştır. Merhamet bakışı. İşte kutsallık! Sonsuzluğun memelerinden emerek kutsallaşmak! Yüceltmeler ve yergiler (ekstrem davranış – taraflılık) zihni bulandırır. Körleştirir. Merhamet bir bakış açısıdır. Geniş. Sonsuzdan bakanın gördüğü bir açı. Kutsal açı. İnsanların hor gördüğü yerlerde coşkuyla gece gündüz akan sular vardır, bilirsiniz. Büyük merhamet böyle bir şey. Sonsuzluğa daha yakın böylece. Melamî’ce bir yakınlık. Yalınlık. Tutkulu bakışlarla bakan merhametli olamaz. O bakışlar sadece görüneni görür. Gizliyi görmek için tutkularını kurban etmelisin. Basitlik en büyük gözdür. Aşırılıkları, gösterişi, kibri yok et ki bilgece derinleştir ruhunu. Ruhlarımıza itina göstermeliyiz. Sükûnet faaliyetin efendisidir. Bedenlerde faaliyet yorgunluğu! Tamahkârlık.. dünyaya gelirken ağlamaklı ve yumuşak bedenlidir insanoğlu. Ölürken ise kaskatı kesilmiş halde.. yumuşaklık ve acizlik yaşam belirtisidir. En yumuşak şeyler en sert olanları hep kuşatırlar. Hiçlik dopdolu bir yerde bile kendine bir yer bulur. Konuşmadan yol gösterenlerdir benim ermişlerim. Gerçek iyiler, iyilere iyi oldukları gibi, iyi olmayanlara da iyidirler. Hükmetmeden yönlendirirler, bunun adı gizli erdemdir. Eğri görünen, gerçekte en düz olandır. Anlatırlar ki, evvel zamanda, padişah Mısır piramitlerinden perestişle bahsedildiğini duymuştur. Zamanın ünlü ve yetkin mimarı, mimar Sinan’ı yüzyıllardır yıkılmadan ayakta duran bu gizemli yapıyı çözmesi için Mısıra bir kafileyle birlikte gönderir. Kafilede aşçısından askerine, rehberinden hizmetçisine kadar çeşitli insanlar vardır. Aylarca yol gidildikten sonra bir tepeden mısır piramitleri görünür. Mimar Sinan durur, dikkatle biraz bakar ve –haydi dönüyoruz, der. Kafile şaşkınlık içindedir. –Efendim, aylarca yol geldik, yanına varıp bakmayacak mısınız? – Ben olayı çözdüm, der Sinan. – Bu yapı zaten baştan yıkık yapılmış. Bir bina yıkıldığında bu piramit şeklini alır. Yıkık olan bir şey elbet bir daha yıkılmaz, der ve geri dönerler.
Ünlü kılıç ustası Miyamato Musashi, Beş Çember adlı kitabının “ateş kitabı” bölümünde bulaştırmak diye bir savaş tekniğinden bahseder. “Bir çok şey bulaştırılabilir. Uyku hali, esneme gibi. Zaman da bulaştırılabilir. Düşman heyecan belirtileri gösterip acele davrandığında, hiç aldırma. Tümüyle dingin dur, düşman bir süre sonra bundan etkilenecektir. Bu ruhu bulaştırdığını gördüğünde, Boşluk ruhuyla şiddetli bir saldırıya girişip onu yenebilirsin. Beden ve ruhunu gevşetip, düşmanın da gevşediği an, ondan önce davranıp güçle ve hızla saldırarak kazanabilirsin. Bu yola “birini sarhoş etmek” de denir. Düşmana bezgin, dikkatsiz ya da güçsüz bir ruh da bulaştırabilirsin. Bunu iyice incelemelisin.” Bunu anlattım çünkü seyir defteri bir duyguyu bulaştırmak için var. Okumak, yazmak ve paylaşmak. Sonsuzluk okyanusuna bir taş atıp dalgaların yayılmasını izlemek, keyifle. Genel bir kural olarak insanın zihnî bakımdan sefil ve bayağı olduğu derecede niteliksiz bir topluluğa karışabildiğini tespit edebiliriz. Ziya Paşa’nın deyişiyle; “nâdanlar eder sohbeti nâdanla telezzüz / divanelerin hemdemi divane gerektir”. Herakleitos da benim sözümü unutmayın der gibidir:”eşekler, samanı altına tercih eder.” Ruhsal derinlik arttıkça kişi derin ruhlarla hemdem olur. Okumak, yazmak nedir? İbn Ataullah İskenderî Hazretleri der ki, “gökkubbe altında söylenmemiş bir söz, yapılmamış bir iş yoktur. Öyle ise, yeni şeylerin peşine düşüp bidatçi olma. Yapacakların ve söyleyeceklerin bir öncekine uygun olsun.” İşte, okuma ve yazma eylemi, gökkubbe altında eskimez iyiyi, kadim olanı, her zaman diri olan gerçek erdemi anlatmak ve anlamaktır. Erzurum’da yaşanmış bir olayla yazımı bağlıyorum (sonsuzluğa bir taş atıyorum). Yaşlı bir teyze, akşam vakti pazardan evine doğru dönmektedir. Pazarın çıkışında bir balıkçı “canli balık, canli balık” diye bağırmaktadır. Teyze, balıkçıya doğru yaklaşır, leğenin içinde yüzen balıkları biraz seyreder ve balıkçıya dönerek, “Oğul, balıkların taze midur?” diye sorar. Balıkçı -“ he, Eze, balıklarım canlıdır, bak yüzirler.” der. Yaşlı teyze, anlaşılmadığını düşünerek tekrar sorar, “oğul balıkların taze midur?” Balıkçı “he, he eze kurban olam, bak yüzirler, anlamıyor musun bunlar canlidir da!” yaşlı teyze balıkçının gözlerinin içine bakarak, “ anlıyorum evladım, anlıyorum da.. bak ben de canliyim, ama taze değilum” der. Canlı olmak yetmez, tazelik gerek bize. Tazeliğin kaynağı Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.s) ve Kutsal kitaptır. Elhamdülillah!
Yeni Seyir’lerde hemdem olmak niyetiyle..
Aşk ile efendim!
Yüreğinizden Rahman’ın ışığı eksik olmasın.
Ey Sonsuzluk ! Ey Rahman! : her şey için teşekkürler!
« Önceki ::