güzel seyler olacak

firar

Çarşamba, Mayıs 7, 2008 · Kategori: mehmet batar


İşte bundan eminim bileklerin vardır senin
Güvercin taşırınca tabanlarını yalayan nehir
Kıskanç bir el gibi dokununca göğsüne
Saf değiştiren köprü gibi boynun vardır
Gece çırpınınca, sırları ifşa olan çeşmen
Dilimin en derin kuyusuna salınca tüylerini
Dişlerim dilime en sıkı sarılır çünkü
Konuşunca emin olmalıyım bileklerinden
Ve emin olunacak başka yerlerinden

Emin olmalıyım kendimi kurtarmalıyım
Çünkü eski bir kışın doğrandığı sularda
Gizimi gözüme yamadığım yamaçta
Yamaların senin açıldı görüverdim
Eteğin ve çorabın elinden kurtulup
Yaramaz çocuk gibi kaçamak yapan tenini
Çünkü görmeliydim gerekliydi böylesi
Çünkü hiç çıkmıyor aklımdan bir parmak dokunası ten
Çünkü bir sırdı bedenin çözmeliydim
Seni kadın ve karpuza benzeten bu zaten

Allah bilir ya saçların da vardır senin
Kimbilir neremdedir muhakkak vardır
Tüylerini ağdalayarak geçen yıllar gibi
Eski bir yaşanmışlık hissiyle uçtu kuşlar
İşte buna şahidim kanın da vardır senin
Aşk ve ‘yarım çocuklar’ gizleyen allığında

Emin olmalıyım çünkü çok kıskanç hayalin
Ne vakit yüzümü bir güzele çevirsem 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

refika

Perşembe, Mayıs 1, 2008 · Kategori: mehmet batar

1
Pis kokular salarak koku hücrelerime
Kadınlar dikkatimi çektiler, tiksindim.
Rüyamda yediğim pastalar,
Şimdi sancı oldular gerçeğime.

2
Uykularımın katili!
Yüzünü bildir derinime
Ve değiştir şeklimin simetrisini.
Halimi parçala canice.

Titrememde tesbih sabırsızlığı var.
Saç köklerimin kaşıntısında hüzün
Ve sen tazelenmemde.
Düşüm! Uykularımın keskini!
Kanınla doldur topraktan testimi
Filizle vücudumu coşkulu.

3
Boynum kımıltılıdır sevmek kuvvetinden.
Her simayı mavi incelemektir mesleğim.
Çünkü mavidir kulak zarını zapteden.
Kaldır başını, gör süslerini hayatın.
Duy içimdeki suskunluğunu.
Sor artık kirpiklerimin sorusunu.
Tecrit edilmiş yalnızlığımın
Bekle cevabını sancılı.

ANLA.
Karanlık bir yüzdür aynamda gördüğüm.
Sal dikkatlice ışığını çağrıma.
Bu kendimi gerdiğim senin çarmığınsa
Hurma çekirdeklerini atma yabana.
İçimdeki şehrin gürültüsünden
Umulur ki bir vakit yeni bilirsin beni.

4
Refika'm ol!

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Şimdiki Zamana Ait

Cuma, Nisan 18, 2008 · Kategori: mehmet batar

 

Saatlerdir masanın başında, hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey düşünmeden oturuyordu. Tam bir 'sıfır eylem' haliydi bu. Oysa ders çalışıyor olmalıydı; fakat vücudunun her hücresinde hissetmeyi başardığı tuhaf bir isteksizlik, aklı ile kitaplarının, ders notlarının arasına beton binalar dikiyordu. Sadece hep sıkıcı olmuş bir ders çalışma eylemine karşı değildi isteksizliği: Hiçbir şey yapmak gelmiyordu içinden. İçinin haritası, hiçbir toprağa yönlendirmiyordu O'nu. Tamamiyle içgüdüsel, bilinçten arınmış, belki de şeytan tuzağı bir nedenle yapageldiği sandalyede iki dizi yukarı çekilmiş bir halde oturup, yaklaşık iki saattir hiçbir cazibe yakalayamadığı masayı seyretmekten vazgeçti. Ailesinin kendisi için ayırdığı küçük odanın küçük penceresinden dışarı doğru baktı. Çok kötü bir manzarası vardı pencerenin: Geri planda uzanan boz, çorak bir arazi ve yakınları gasp etmiş birkaç apartman.. Bu binaları turuncu gibi uyuz bir renge boyamayı akıl etmeyi başaran aptalları düşündü. Gereklice bir sövmek geldi içinden ama vazgeçti. Vaktini boşa harcadığını biliyordu, ders çalışmalıydı. Bu tür durumlarda yardımını hiç eksik etmeyen, içindeki ses fütursuzca bağırmaya başladı: "Boşver dostum, ikinci sınıfı bir daha okursun." İçindeki sese her zaman olduğu gibi yine kızdı. Hayattaki her şeyin aynıymış gibi, tekrarmış gibi olmasına da kızdı. Ne çok şeye kızdığına da kızdı. Elini radyonun düğmesine uzattı, bütün frekansları geçti birkaç defa, keyfine daha doğrusu keyifsizliğine uygun bir şarkı bulamadı. Ayağa kalktı, niye kalktığını bilemedi önce ama mutfağa gitmenin iyi olabileceğine karar verdi. Aslında hareketlerini rastgele yapıyor olduğunu anlamak hiç de zor değildi. Buzdolabını açtı, on dakika kadar dolabın içini seyrettikten sonra eline bir elma aldı. Kırmızı bir elma. Rengi hiç önemli olmaksızın elma, böyle zamanlarda çok iyi bir dost oluyordu; fakat çok çabuk terkediyordu insanı, yine terketti. Periyodik olarak süre gelen birkaç dakika öylece dikelme eylemini ifa ettikten sonra duş almanın iyi olabileceğini düşündü, şofbeni yaktı. Ani bir karar değişikliğiyle vazgeçti. Evin içinde turlamaya başladı, bir müddet sonra terliklerini de çoraplarını da çıkardı. Yere yakın olmak, dengede kalmak istiyordu belki de. Dengesini bozan bir çığlık, sanki büyük bir susuzluk gibi, bir şeyler istiyordu ruhundan. Anlamıyordu, anlayamıyordu çığlığın ne istediğini. Evin bütün duvarlarını inceledi, duvarların bütün gözenekleriyle tek tek tanıştı. Çığlığın isteğini ayrıntılarda yakalayabileceğini biliyordu galiba. Aynanın karşısına geçti, oysa korkardı aynada kendisine bakmaktan. Boyu kısalmış gibi göründü bir an; kim bilir, belki de gerçekten kısalmıştı. Üstelik gözleri kahverengi değildi artık, renksiz gözler ne gibi bir anlama karşılık gelebilirdi ki? Büyük korkular belirdi içinde, aynayı gördüğü rüyadan uyandırdı. Canı sokak köpekleri gibi bağırmak istiyordu, apartmandaki herkese lanetler yağdırdı sessizce. Tekrar mutfağa geldi, çaydanlığı ocağın üzerine koydu. Fakat elektrikler kesikti. On dakika kadar kibrit aradı, nihayet bulabildi. Bu sefer vazgeçmeyerek kendisine kibritin yani ateşin yerini unutturan modern dünyaya güzel sövgüler yaptı: Öfkesini içinden alıp, yine içine saldı yani. İkinci denemesinde kibriti yakmayı başardı. Odasına gidip bir şiir kitabı aldı, oradan da balkona geçti. Çayı beklerken şiir okumak istemişti. Ne kadar da zordu çay beklemek! Hep kendisini bir güzelliğe yollayan şiirlerin hiçbirini okumaya layık bulmadı bu sefer. Top oynayan çocukları izlemeye başladı. Top, çocukların her vuruşunda, bedenine çarpıyor, ruhunu başka yerlere yolluyordu sanki. Çocukların her tartışmasında içinin kavgasını hissetti. Dayanamadı, mutfağa geçti, su kaynamamıştı, bekledi. Sandalyeye oturup gözlerini kapadı bir müddet. Fokurdayan suyun sesini duydu, çayı demledi, ocağı yarım pozisyonuna getirdi. Bir tabağa biraz kurabiye koyup, tekrar balkona döndü. Güneşin batmak üzeriliğinden inşa ettiği kızıl bina, göğü kuşatmıştı. Hafif de bir rüzgar vardı dışarıda, kendisine hiçbir sıfat yakıştırılamayacak bir rüzgar... Annesinin kurabiyeleri ne kadar da güzeldi? Nedeni içine koyulan bir miktar sirkeymiş. Ne anlaşılmaz şey bu hayat denilen şey! İçine sirke koyulmuş şekerli kurabiyeler nasıl daha güzel olabilirdi ki! Annesi evde niye yoktu ki? Neden her yalnız kalışında, bir gariplik sanki fırsat kollarmışçasına kapısını tıklatıyordu ki? Öyle ki, sanki hiç yalnız kalmıyordu. Elinde çay bardağı odaya geçti, aynaya tekrar bakmaya başladı, etrafında göremediği bir şeyleri aynanın gösterebileceğini sandı. Aynalarla arası gerçekten iyi değildi, sırf aynaya bakmamak için saçlarını bile taramazdı. O an gözüne ilişen tarağı eline alıp saçlarını taramaya çalıştı. Heyhat ki yıllardır tarak yüzü görmemiş saçları tarağı yadırgadılar, hiçbir şekle bürünmediler. Çayını tazeledi. Elektrikler gelince televizyonun üstünde duran kumandayı kaptı, kanepenin üstüne annesinin sinirlendiği şekilde, havada ters dönerek atladı ve başladı kanallarda, yani ruh morglarında dolanmaya. Bir basketbol maçı izlemeye karar verdi. Maçta kendisi gibi karışıktı: Birileri durmadan top kaybediyor, şutlar girmiyor, oyun sürekli duruyor.. Zaten sebze çorbasını ya da üniversitedeki kafeteryanın türlü yemeğini andıracak kadar karışık olan ruhu, iyice bulandı. Televizyonu tam kapatacağı sırada bir spor muhabiri dikkatini çekti. Aslında muhabirin fotoğraf makinesiydi dikkatini çeken, zira muhabir sıradan bir muhabirdi. Fotoğrafları düşünmeye başladı. Uzandığı kanepeden doğruldu, seri adımlarla odasına geçti. İşini bir an önce bitirmek zorunda olan bir hırsız gibi müthiş bir hızla albümünü aldı yerinden. Ve başladı fotoğraflara bakmaya. Her şey hatıralardan ibaretti sanki. Kanadı. Şimdiye ait bir şeyler aradı hayatında ama nafile, ne kadar uğraştıysa da bulamadı. Kendisinin geçmişte yaşamış birisinin şimdilerdeki bir yansıması olduğunu düşündü. Gerçek değildi, bir yanılmasıydı, belki de canlı insan bedenleriyle konuştuğunu sanan şizofren bir hayaletti sadece. Daha da çok üzüldü. Üzüntülerinden kurtulmak istedi. Çok istedi bunu. Çare olarak da o üzüntülerin kaynağına gitmesi gerektiğini sezinledi. Fotoğraflara bakmaya devam etti: Daha dikkatli, kilit bir ayrıntıyı kaçırmayacak bir şekilde baktı fotoğraflara.

İşte fotoğraflardan bir tanesi dikkatini çekmişti nihayet: Lisedeki sınıfını gösteren bir fotoğraftı bu. Bir tanesi, sınıfındaki bütün diğer arkadaşlarından farklı bir etki uyandırdı içinde. Bir zirveyi hatırlamışçasına gülümseyen, deniz kahverengisi gözleri olan bir kızdı bu. Kalbinin üzerinden geçmişin tozlarının kalktığını, derinlerinin şimdiye açıldığını hissetti. Aşkı hatırladı birdenbire, hatırlamak ne kelime; aşkı hissetti. Şimdiye ait bir şeydi bu. Bazen araya geçmişin hafıza bulanıklıkları girmiş olsa da , tamamiyle şimdiye aitti aşk. Bir hatıra ya da geçmişin bir yansıması değildi. Aşk, yaşanılan zamandaydı.

Sevindi. Yaşadığını hissetti. Bildi yaşadığını. Belki de yaşadığını ispatlamak için, o an uydurduğu, fakat içinde geçen 'sen' kelimesinin sevgili mi yoksa aşk mı olduğu hiç anlaşılmayan bir dizeyi apartmandakilere hiç ama hiç aldırış etmeden bağıra bağıra söyledi:

"Sen, eski bir resme hiç yakışmayansın!"

 

 

güzel şeyler olacak!

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Web Analytics